YANILSAMA

YANILSAMA

31 Mart 2012 Cumartesi

KAR





Yüzüm kar tutuyor

Nasıl bir nedeni varsa tutsaklığımın

İçine geçiyor olmadık zamanda

Olmadık hayat ve kargaşa çivi gibi

İşte o kadar özgür olma isteği

Dağ başında 

Papatyaları siper almış 

Ardıç kuşunun arkasında 

Bekliyor

Bekliyor


Elinden tutsun diye bir daha çocuk olma isteği

Kesin bir göç bu 

Kesin firar

Nehirlerden akıp balıklarla denizi işgal etmek gibi

Bir daha tutuklanmak 

Ve bir daha ölmek 

Yalnız kum doldurmak kalbimden içeri

Yüzümü bir daha kara boyamak


İÇTEN KARALAMAK


-I
-Ellerinin değdiği yer biliyorum ki ayrılık kapısı-

Durdum düşündüm hiçbir şey için
Salkımdan bir kalabalık
Dört yol ağzı
Yalnızlığa giren çıkan ayaklar
Çıkan ve bir daha girmeyecek olan
Köprünün altını kaç sel vurdu geçti
Ve kaç köpek yavrusu sıcaklığında umutlar
Odur meydanlarda asılan
Ağızlarda sakız kadar değeri olmayan
Öl öl öl diye çığlıklaşan

-II

-Sus evrenin penceresi kapanmakta-

Alnım cama dayalı
Soğuk inançsız
Ben inançsız
Cam da ki ter inançlı
Uyku verip çoğalan aşk yaram
Elimdeki kalem yarası
Hiçlikler ülkesi
Sana dair eklemediğim güzel sözcükler…

-III

Üst yalnızlık söylemim
Geriye ne kalmışsa hepsi yalan

KURMACA BOZUMU


Sonra görmüş olduklarını yitirdin

Dışa dönen yapraklar gibi yüzünü güneşe döndün

Son böyle bir şeydi işte karınca yuvası bozuldu

“aşk gecikmiş bir otobüstür sen yitirmiş iken artık yönünü”

Bana bakmayı sürdürdün

Bütün ninnileri biliyor gibiydin o anda

Dudakların kalbin gibi heyecanlı ve uçarı

Trenler geçiyordu göğsünden

“uzanıp çimenlere arzuyu tadacaktın”

Sonra bakkala gittin azalttığın sigarayı çoğaltmak için

Bir şeyler sırf çoğul olsun diye

Yanında susamlı bisküvi aldın

Çıktın oysa yağmur yağmasını isterdin o an da

Islanacaktın çamur çamur batacaktın kendine

Olmadı bir sonraya bıraktın her zaman yapardın

Her sokağa bakındın

Ömrüne baktığın gibi baktın

Baktın bir şeyler değişecek mi diye

Seslendin kalabalığın içine

Biliyordun geri döneceğini kendi nefesinle daha öfkeli

“affetmeyecektin filmlerdeki gibi bu kenti”

Dağılmış halde geri döndün

Yaşanmış ve yaşlanmış

Sonra elinden tuttum

Kusmanı izledim ağlamanı yıkılmanı

“kan görmek istiyordun dilimi ısırdım”

Kelimeleri böldüm sustum

Sen kelimelere bölmezdin dilini de ısırmazdın ölürdün sadece

Papatyanın ağaç olduğuna inanmak gibi ölürdün

“Sonra biraz küle dokunurdun teninde bir kül daha açmak için”

Biraz da bana sokulurdun bende kanamak için

Her şeyi bıraktık sanki

Koca bir yeryüzünü tükettik

Ölümler büyütüyoruz

Gömleği kırışık evi dağınık

Gölgesiz ve perdesiz ölümler

Hiçbir notaya değmeyecektik aslında

Ve her sancıda yüzümüzü güneşe dönecektik yapraklar gibi…

M.Murat Küçükaydın

29 Mart 2012 Perşembe

GİTMELİ





Ayak seslerimin dibi delik gitmeli artık
Sürünerek kendi ruhundan
Açık kalp ameliyatı gibi
Ve üstelik beyhude su dökecek bir elin rengi
Düşmüş saç diplerinden
Güz solungaçlarını andıran
Gece bilirkişi günahlarından
Daha iyisi yok kurabiyesiz kalmaktan
Meydanlarda şiir okurken vurulmaktan
Çıkmazlardan
 "tutunayamayanlar"dan

Ne yana baksan bir ucu kıyı derindir
Çöp değil çok köklü değiş tokuşlar hayat dediğin
Cepte delik gitmeli artık varmadan gitmeli
29.03.2012

M.Murat Küçükaydın

10 Aralık 2011 Cumartesi

KIRIK DEFTER

(kayboluşlar bıraktım yollarda)
Şehri terk etmelerden kalan tiz bir çığlık
yürüdüğüm kadar tozlu
İçinde senin
Yarılmış yerinden yumruk yemiş gibi öyle izi
O da soğuk
Kurumuş sokak sesleri içinde yalnız korkular
aşikar ruhun çıkıp gitmiş
ve ellerinde senin
aydan düşen ayak izin
Keşfettin yokluğun
O da sanık
Her şeyi içine geçirmiş hayat ele vermiş
Otobüslerde daha çok dışarıda kalan yüzler
Belki de yağmur...
Camdan umut geçmiyorsa da
O da kırık
aydınlıklar bırakayım derken bu karanlık...
senin onların bizi ve beni öldüren bakışları altında
kuyudun aşk çıkarır gibi
de ki temmuz sinekleri adak
peki kurşun geçerse sözlerimden
ve iniverirse ayrılık ceplerime
mendilimde kalır dolu ve bir o kadar yaşanmamış

2 Aralık 2011 Cuma

BAŞKA NEHİRLER

                                     Ekim düş ömrümün tükendiği karaltı

Dar bir bıçaktan dökülen sonsuz yalnızlık kadar
Başka ve uzak nehirlerin nemi geliyor yakında
Ve ölüm çocukluk şair yorgun

Tam göğsümün üstünde artık uçamayan bir kuş yazık
Her şeyi aklımda tutmaktan vazgeçme telafisi gitmek
Çırılçıplak gitmek
Her şeyin uğultusu ya da başka nehirler gibi yabancı gitmek

MENDİL AÇLIĞI


Zamana ihtiyacım var biraz/  körü körüne umuda
Evet, tam yerinde karmaşa ağzı bir karış açık
Sokağı döndük ve kapılar kapalı başka bir sokaktayız
--ulu yeraltı sığınakları
--aşkın bin bir hali
--yalnızlığın kahramanlığı
Öyle suyu bulanıklaştırmak gibi ellerin tetikte
Kim gelmiş kim gitmiş kim içimde…
Sokakların sert kaba sözcükleri
Gemilerin o gitme halleri
Ve öyle ki bir mendil açlığı Ahmet abili
Yağmur sonrası üşümüş gözlerin üşümüş ellerin ıslak bir şehir
Acı zamanla sevinç zamanla durgunluk zamanla
 Şehirleri kim umursuyor ki herkesin gözünde başka biçim ve renk
Ama benim elimde mi ki ne yazık
Üstelik şehir suyundan içiyorum / dudaklarımda ölü iskambiller
Üstelik sigara / yanımda doğu 
İçimden gelmiyor İzmir geçmiyor
Tükürsem mor sümbüllü bir de salkım saçak kan

Ne yana benim yönüm / arasan çare bulamasın
Kulağın intihar eden genç şairde elin mastürbasyonda
 Pantolonunda barut ve süngüler
Gömleğinde bavullar ve düğmeler sürü sürü
Aşk bakire tatsız tuzsuz siktir et
Türkülerde bir başı dağ bir başı çıplak ömrüm
Kanım benden beter kolonya şişesi birde sirkeli
İğne geçer iplik geçer ses geçmez
Sus bırak yağmursuz gitmiyor be hüzün
El de bir de kitap
Kâh Çukurova kâh Moskova
Tütündeyim yani bir de gelmek bilmeyen devrimde
Zamanla diyorum bir kâğıda dönüşsem
Yazılanlar ölse kâğıtta ölse
Kül yani…
Hani yani …
Belki zamanla…

"...İLE"

Sözcükler boy verirdi
Aşk dediğinde bir çocuk
Yaralı ellerimle geleceğine inerken
Nereye düşürdü kim bilir
Zaman her yerden çekilmişken
Her yere dokunduğum ilk hüzünlü gidişler gibi
Ağır aksak bıraktığım yaşamı

ÇA

Gitmesek-kalsak
Yakalansak-yakamıza konan kelebeklerle bir 
Doğursak hiç acımayan bir gün
ve hiç açmasak da koparılmasak
Bilmediğim bir dilde sevişmek
Bilmediğim bir yatakta ölmek
ve görmediğim bir güneş vursa cesedime pencereden ılık ılık
 ça

16 Ağustos 2011 Salı

TUTUNAMADIM



 Acılardan yol bize düştü
Masal kuşları rüya aşklar denizden kaçak
 İnce bir söz üstüne yanöış ayaklarım
Gitme mavili kokan yangınlar
Gitme …
Yalnızlık derinde yosun tutmuş sesim
Öyle vurgunum ki demirim pas içinde
Ne yeni bir hayata hazır
Ne eskisine devam
Gelme o yoldan tutkudan esir
Gelme…

Sevgili Kuşlar haydi elveda
Gün rengim ve dans eden ayakkabım
Sizin kalbinizden daha ürkek çarpıntılarım
Gün doğarken güneşi karşılayan acılarım
Ve batarken aşkımı öldüren telaş
Bitme tanrılar gücenir su düşünür
Bitme…

Bu yeryüzünde çok bile kaldım
Aşk çarpıntılarım
Kavgam

Dostlarım.



M.Murat küçükaydın

8 Kasım 2010 Pazartesi

ÖKÜZÜN BOYNU

Benim hayatım öküzün boynunda bir hayat
Yol verip de geçmeyen
Uzak çok
Yoksunlukta, düşte
Acayip bir sessizlikte
Salt tuzlu ve kirli
Dahası başı sonu yok
Bazen bakır bir tasın içinde
Zehirli ve ölümsüz
Bazen bir çukurun içinde fırtınada
nasıl anlatsam nasıl söylesem
Benim hayatım öküzün boynunda
Eskimiş ama hala giyindiğim
Yalnız çok
korkunç iç çekişler
ve gürültüyle bekleyen
kent soysuzu
gölgesizliği
biri...

9 Ağustos 2010 Pazartesi

GENİŞ AÇILI ÖLME TATBİKATI

şiir yaz
hüzün için biriktir
nefes al sökümlük
şekil değiştir
kimse görmez çıplaklığını utanma
kaybol ama heryer de değil
hiç bir yer de...
sabahları unut düşsüzlük
kırmızı balığı da
mutluluğu da
pazar listelerini yak
henüz eklemediğin iki kilo domatesi de
sonra otur kitap oku tadımlık
yürüyüşe çıkmadan önce
bir sigara yak efkarlı
ölümlük dedim ya
nasıl olur bilmem artık
sınırsız seçme hakkın var ah sonsuzluk
sınırlı yaşama hakkın olduğu kadar çaresizlik
sonra öl işte
dahası gereksizlikler vs ler

kimin daha uzundur kefeni
kimin daha delik
kimin toprağı kuru
kimin ağacı eksik
kimin şarabı az
kimin şiiri hüzünlü

kimsenin nefesi kimsenin dudağında
ak kara kutsalıklarla
düşünce erimeye...M.K

3 Ağustos 2010 Salı

ÖZLEMİN SESİ

Özlemin sesi esir karanlıkta
Kim vurduya gidecek anlaşılmaz ve puslu
Seslenmesem onu çağırmasam içimden
Daha kimbilir kaç gün ay yıl susacak
Yalan da olsa duyma isteğim gönenecek kentliğim
Ah o bir kıpırdasa- Yüreğim
Diyarbakır olacak mardin olacak
Ama izmirli değil

Geniş bir otobüs durağı düşüneceğim şimdi
Graffiti bir boşluk camlarında ve gidişim de
Arka arkaya bütün matlar griler küfler
sözcüklerin eridiği uzaklar
Ah o bir başını kaldırsa-
Yalan da olsa çizgilerim
Okuyacağım şiirini esir düşmüş sesimle
Özledim lan diyeceğim .

M.Murat Küçükaydın

27 Temmuz 2010 Salı

KAHRETMEK İÇİN

Düştü
Kısaldı
Oyuktu
Bir kuşun bıraktığı hafiflikti
Birikmemişti
Bırakmışlardı susuzluğuna
Bulutlar çekip gitmişti
Rüzgarlar çekip gitmişti
Ve sonralar da çekip gitmiş…
Kanayan damlamıyordu
Sayıklıyordu durmadan
Sıkışıp kalıyordu
Acıyordu
Bağırıyordu öfkeden
Üç kere dönüyordu etrafında
Hiçbir şey damlamıyordu
Beş kere dönüyordu
Yok bişi
On yüz bin
Kemikleri dağılıyordu
Ama ayak bastığı her yer başka oyuklara dönüşüyordu
Mağmaya diyordu mağ ma ya
Bütün yiteni geri alırcasına
Kahretmek için
Ayağında zinciri….

Murat Küçükaydın

19 Temmuz 2010 Pazartesi

TUZ VE KUM

uykuların yüzü karardığında
ebem kuşağı gibidir sevişmek
ilkellik+dokunmak ve düşünmek

uykularımın yüzü karardığında
balıkçı gemileri gibi ilerler ayaklarım
ne çare ki,
poseidon amansız öfkesini çalınca krallığına
kara saçlarına takılır
çatalı uzun
üç başlı yabasında asılı kalır düşlerim
tuzlanırım hem de kumlanırım
çaresiz bir gram rüzgar dönmez kıyıya
poseidonun has bahçesinin kumlarının altında
kalırım başı boş
ve lir çalan perilerin ninnilerinde boğulur
ve ağlardan trollere çekilrken bedenim
çığlık çığlığa uyanırım
sırtın dönük uyurken bulurum seni
fırtınanın saçlarına benzer saçların
yine kasıklarımda kaldı vurgun yemişliğim

ve uykularımın yüzü sabahladığında
yataktan çıkar silkelenirim
çünkü tuz ve kum kokuyorumdur hala


Mehmet Murat Küçükaydın

13 Temmuz 2010 Salı

KAR(A)LTI DÖNGÜSÜ

Bırak her şeyin yeri değişsin bu gece
Gökyüzünden bilye yapsın çocuklar
Gün yırtığı bir şehir kurulsun düşlere
Kelimeler başka yürüsün
Ay ve ağaçlar başka
Ne yüzler var sokaklardan çalınmış
Ne hatırlamalar
Ne aldanmalar
Kor bir damla gökyüzünden dökülen
Köy bir sessizlik dudaklara sürülen
Bilme şimdi zamanı
Bırak değişsin rüzgâr
Ceplerine doldursun bir çingene geleceği
Duru olsun girişler çıkışlar
Pencereler salıncak
Benziyor çocuk büyümeye
Benziyor aşk ölmeye
Benzemiyor ama kimse kimseye
Durmuyor toprak koşuyor ha bire
Gir içeri ruhum hoş geldin
Masada ki ayna senin
Bir gün gidecekler saklı içinde
Bırak dökülsün sırları
Esrarı mahşerin
Her şeyin yeri değişsin bu gece
Kuşlar ve düşler aynı pencerede uyusun

M. Murat Küçükaydın

21 Haziran 2010 Pazartesi

GİZEMLİ YOLCU

Güya gerçekmiş o
Işıltısını tenime yaymış duruyor öylece yolda
Kelebekler soluğumdan içeri tozlanırken
Günleri sarmış sarmalamış pazarda satacakmış ucuza
Gökyüzünden bir bulut ısmarlayacakmış sonra
Buzu bol düşleri sıcak nehirleri delice
Hepsini bir anda susup
Bir anda konuşacakmış
Güya elimden tutup bir hikâyeye başlayacak
Bitiverecekmiş ben masada …

Güya inandım şehri kıyamete hazırladığına
Hiç acı çekmeden sevişip ateşin başında
Erkekliğinden akan sıvıyla duvarları boyarken
Ölüm başlarken sonunda
Har vurup har söyleniyormuş
Sesi grup seksten de öte
Güya gördüm alın yazısını jiletle kazırken
Damarlarının yerine seçtiği hayatı
Ertelenmiş bir hayattı n gecikmiş kahramanlığıydı
Ara vermiştim ben o ve yol da…

Güya heyecanlı olmalıymışız bu akışta
Demli bir çay üstüne kelebekleri sayarken
İğne deliğinden geçemeyecek kadar büyük bir iple
Yaramızı dikmeye çalışırken hem de
O polisti ben suçlu anlaşmamıştık bu konuda
Rüzgâr tali yolda her şey otobüste
Güya hüznü almalıymışız üst rafa
Kızgındık bavullar kaldı giderken karanlığın içinde
Karar vermiştik çocukluk anıları yoktu bu seferde…

Güya inançlarımız vardı anonim bir saflıkla
Silahlarımızı almıştık çiçek bahçesinden
Bir de fotoğraflar vardı
Siyaha düşkündük ve beyaza
Yokluğumuzu bile böle karalamıştık aşklarımızı da
Gidenleri düşündük birbirimize bakmadan
Dağ yollarında tekerlekler aksarken
Barıştık o saflıkla molaya varmadan
Güya o an mutluyduk
Samsunu ben içerdim o dumanı üflerdi
Birbirimiz içindik içinizdik içindeydik hala umudun…

Güya yapacak daha çok işimiz vardı
Gidilecek daha da yol daha da biz
Ama işsizdik en sonunda açlık gibiydik durmadan
Bulut ısmarlamakta bundandı sanırım
Günleri pazarlayıp satmakta yazmaktı
Sokaklara varmıştık gene sessizlik bizden daha hızlıydı
Güya tekmişim o yorgun kalabalıkta otobüsten inerken
Topallıyormuşum bir karga gibi daha bir esmer
Sanırım herşey kelebekler kadardı
Ama her şey gerçekti sanki bunu atlamayın
Sadece üzgünüm dozu fazla kaçmıştı kaçmanın
İnanmanın bir yalana ölümü fazla

Güya bu hiçlikte ah …

7 Haziran 2010 Pazartesi

VEDA

işte gün batıyor etime
doğarkan kanadığı renkte
şehir yosma yosma kokuyor
kaldırımlarda bir telaş
sesime yetişip de kuzular
çitin altında kaldığı yerde
kimseye söyleme ölü düşüm bu gece
sen nasılsın kalbimin durduğu yerde
ateşten ve sudan geçiyoruz
gökyüzünde bir telaş
sabaha kalıp da uyanınca kuşlar
pencerede bir lokma ekmek biraz aşkla işte
izmir'de gece yarısı susuşlar ve intiharlar içinde
nerde o eski silahşörler nerede tanrılar
kurban da benim sunak da bu gece.

13 Mayıs 2010 Perşembe

...



Bağladık attık ucumuzu denize
En kötü günler gelmişse diye
Kara kalem bir merdiven
Bir eylemdi hayat – (öyküler biri birine)

Çimento

Tuğla

Kum

Yaşlandık bu üçgen içinde
En güzel günler gelecekse diye
Tutkudandık bir armağan
Bir sırdı yaşamak – (gölgeler biri birine)

YORGUN ATLAR

Kalbimi yorgun atlar taşıyor ülkesiz
Koşup koşup ardında kalıyorum gene de
Oysa bu kentin asfaltı lirik
Kum taşıyor durmadan pencerelere
Sığacak sanki ve bezenecek bu korkuyla
Her gece günden eksilenlerle usulca beslediğin
Giydirdiğin elinden tutup gezdirdiğin
Sonra saçlarını parmaklarınla süzüp uyuttuğun düşlerin
Oysa bu kentin damarları geniş
E eee sen akamıyorsun işte günah kimin
Sevişip bir otel odasında bu masal değil
kurumuş sözler duyup burkulup ayrılıyorsun
boğazına bütün denizlerin
bütün balıkları ve kılçıkları batıp duruyor
boğazın ölüyor oracıkta
oysa kent kimi umursuyor
kim atıyorsa kendini boşluğa
kim ipi dolayıp sarıyorsa boşluğa
kim bennn boşluğum diye haykırıyorsa
gitmelisin derim ah bir abim olmalıydı dersin
bir meydan kavgası gibi bakmalıydı bana
ve o meydanın kızıl bayrağı gibi dalgalanmalıydın
gittikçe daha derinlerde duyarsın bu kokuyu
kumu kazdıkça suyu
suyu taşıdıkça çakılı
çakılı söktükçe ah o gri damarları
geçmişin tozlarını nefeslerini
sana benzeyen iskeletleri
ah o anlaşılmaz mücevherleri
mezarları küçük ve daracık ebedi konukluğu
kat kat ineceksin ta ki
o kutsal olana ulaşıp nefessiz kalıncaya …
oysa bu kentin hayal gücü beş para etmez

kalbim
yorgun atlar
ülke
çok geride

11 Mayıs 2010 Salı

KIYAMET

Uğruna yandığım her neyse ateş değil kül değil kırmızı değil
Yanmışlığım maviymişte gökyüzü değil su değil aşk değil
Hüzne bulanmışım doğu değil felsefe değil tasaavvuf değil

Ucuz şarap tadım
Dünsüz bugünsüz yarınsız kalmışım boşuna değil

DÜŞLER KAYIĞI (DENEME)

DÜŞLER KAYIĞI

OYUNCULAR:

ADAM: 30 Yaşlarında… Geceye eğilimli ve yalnızlığa.
KADIN: Pek bir bilgi yok onun hakkında… Sırf bilinmezlik…
BİR BAŞKA KİŞİ: Yer değiştirme özelliğine sahip bir silue. Belki hiç var olmadı belki de hep vardı…

I. BÖLÜM: Sigara dumanının gittikçe dağılan, keskin ama bir o kadar da kaybolmaya yüz tutmuşluğunun sesi.

EFEKT: Deniz kıyısında bir çay bahçesi.

ADAM: (Kuşkulu) Her şey tükenmiş gibi duruyor. Nefes alıp vermiş olmak da bir yere kadar… Bu duman gibi, yokluğunu kuşanmış bekliyorum. Ama hangi yokluk? Kaç tane var bilinmezlik?

BİR BAŞKA KİŞİ: (Öfkeli) Tekrarlamaktan geçiyorsun. Sonunda tükenişin bir parçası haline geleceksiN. İşte o anda halen kır düşmemişken saçına sakalına, önce ruhun kırlaşacak, tıpkı ellerin titremekten yorgun düşüp umudu yakalamaktan aciz kaldığı o anda...

ADAM: (Nefesini uzun bir solukla dışarı verip) “O an” diye bir şey olmayacak. Senin kurguların, senin tahlillerin ve sen bile canın cehenneme

EFEKT: Derin bir sessizlik… Sadece kıyıya vuran dalgaların gümbürtüsü…

ADAM: Ne anlatmaya ya da neyi tanımlaya çalıştığımın farkında mısın?

BİR BAŞKA KİŞİ: (Gülerek) Sence?

ADAM: Ya da şöyle değiştireyim sorumu… Hiçlik sende ne uyandırıyor?

BİR BAŞKA KİŞİ: (Kibrit sesi. Kısa bir suskunluk) Bilmem, hiç düşünmedim… Varlık o kadar sorguluyorken ruhumu bedenimi… Sanırım ona sıra gelmedi…

ADAM: (Kısık sesle) Ona sıra gelmedi…(Yüksek sesle) Bu işler sırayla mı? Bunun için bir liste mi var! Yolcu otobüslerinde parayı bastırıp bir koltuğa sahip olmak ve orada listelenmek gibi mi? Yolculuğu belirleyenin, yolu takip etmekte olan şoförün bir anlık uyuması ve sonuçta yaralı veya ölü listesinde yer almak gibi mi? Ya da arka koltukta durmadan ağlayan bebeğin ve etraftan gelen homurtuların düşük ve yüksek tondan belirlenip sıralanması gibi mi? İlk kimin kadına dönüp “kadın sustur şu veledini yoksa ben susturacağım” demesi gibi mi? Hepsi bu kadar mı yani?.. Hem de kadın, bebeğini susturmak için dakikalarca uğraştığı halde…




Sanmıyorum. Ve bu sıkıntının dışında olan, en ön ve en arka koltuklarda oturanların bu sıkıntıdan zerre kadar haberi yokken… Ve gecenin içinde ışığı yitiriyorken. Ama ağlama sesleri eşliğinde hayat hâlâ devam ediyorken… O bebek, hiç hatırlamayacağı o yolculukta aslında büyümeye devam ediyorken… Varlık o kadar sorguluyorken ruhumu, bedenimi, bilincimi… Ona sıra gelmedi… Neler diyorum ben! Sanırım şoför uyudu…

BİR BAŞKA KİŞİ: Hayır, şoför uyumadı. Bebek uyudu… Bir şey soracağım…

ADAM: (Şaşırmış) Sen soru sormazsın sanıyordum. Sor bakalım.

BİR BAŞKA KİŞİ: Mola yerinde sigarasını yaktığın kadını hatırlıyor musun?

ADAM: Hatırlıyorum. Üşümüştü elleri; soğuk, buz gibiydi… Neden sordun?

BİR BAŞKA KİŞİ: Hiç, aklıma geldi birden.

ADAM: Ben de ne soracak diye merak etmiştim. İçi boş bir merak çıktı. Senden daha iyi sorular beklerdim. (Yüksek sesle) İki çay daha lütfen!

EFEKT: Boş bardağın içinde dans eden kaşığın sesi… Belki de boşluğun getirdiği çığlığın sesi.

BİR BAŞKA KİŞİ: (Gülerek) Şu tuz kokusunu seviyorum… Sabaha doğru daha keskin bir kokuyla dağılıyor… İçinde açılmış yaralarının üstüne eğilip öpüyor onları… Kimilerini yakıyor, kimilerini ise korumaya alıyor… Ama senin gibilerin işine pek yaramıyordur herhalde… Yaradan çok lekeler kapladığı için her yerini… Sırf görüntüden ibaret kalıyor. Kalıyorsun yani.

ADAM: (Sigarasından derin bir nefes çeker) Ben, dalgaların, kayalara vurduğu anki köpüklenişini seviyorum… Bir anda haykırıp bir anda geri çekilmesi… Ardından başka bir dalganın gelip daha güçlü savrulması, belki de sıçramasını seviyorum… Leke dediğin nedir ki?.. (Dumanı bırakır.) Gökyüzünde, şu maviliğin ortasından duran beyaz lekelerden başka ne olabilir ki?.. Görmüyor musun? Hareket kabiliyeti bile var… Anlayacağın, görüntüden ibaret değilim.

EFEKT: (Çaylar gelir… Şekerler atılır… Bu sefer, dolu bardağın içindeki kaşığın işlevselliğini kazanma coşkusunun sesi.)

BİR BAŞKA KİŞİ: (Kızgın) Hareket; yeteneğini kaybetmiş ve durağanların pek harcı değil. Kendini kandırmaktan yola çıkıp kalıyorsun… Bir trenin yataklı kompartımanında yolcuğunu uyuyarak geçiren bir yolcuya benziyorsun… Nerde geçip giden o dağların, ovaların görüntüsü?.. Kaç tane elektrik direği sayabilirsin ki?.. Hiç birisi yok… Ne sana el sallayan köy çocuklarının gülümseyişi… Ne koyunlarını otlatan çobanın kavalının sesi… Ne istasyonlarda bekleşen ayrılığın ya da kavuşmanın sesi… Uyumaya devam etmekten başka, trenin her salınışında ninniden kurtulamayan, ah zavallı yolcu, sen değil misin?..





ADAM: (Umursamaz) Hayır! Yanılıyorsun. Sadece içinde bir şey olmalı… Anlatamadığım bir şey. Bunların hepsini alıp yerlerine ulaştırması gereken bir şey… Güvenebileceğin, bütün tavır ve davranışlarını emanet ettiğin bir şey… Şu anda denize bakarkenki denize uyanmak gibi bir güzelliğin var olduğunu hatırlatması gereken bir şey… İtici güç.

BİR BAŞKA KİŞİ: (Kahkaha) Şimdi de bu söylediklerin yolunu kaybetmiş, tabelası olmayan bir ülkede yolunu bulmaya çalışmak gibi çıkışı olmayan bir şey. .

ADAM: (Kızgın) Gene söylüyorum… Hep söyleyeceğim… Canın cehenneme!..

BİR BAŞKA KİŞİ: Hayır! Yakında sen gidiyorsun bir gemi yolculuğuna.

ADAM: (Şaşırmış) Ne gemisi. Ne yolculuğu. Ne zaman. Heyyyyyy! Nereye kayboldun?

EFEKT: Dalga sesleri



II:BÖLÜM : Karmaşanın alabildiğine tek başına oynadığı bir oyunun sesi.


EFEKT: Bir Kafeterya… Derin bir sessizlik… Kapı her açıldığında zil sesi…

KADIN: (Hüzünlü) Bildiklerimden ne kadar acı çektim, ne kadar sevinç duydum?.. Ölçüsü yok ama gene de bilmediğim bir şey dolanıyor içimde. Doğurganlığım parçalanmışçasına akıyor genzime. Ayrıntılar… Ne kadar severdim oysa dip okumalarımı. Her seferinde yenilenmiş hissederdim. Şimdi ipinden kurtulmuş bir serseri balon gibi savruluyorum.

BİR BAŞKA KİŞİ: Bunu, geçiş dönemi olarak algılamalısın.

KADIN: (Hüzünlü) Ne kadar süre? Ne için? Neyi beklediğimi bile bilmiyorken... Tanımlayamamak gibi bir korkuyla uyanıp pencereden bakmaya bile ürküyorken… Ne için, ne adına? Geceye sürünüp inen bir fahişeden ne eksiğim var? Omuz olmak istemek bu kadar kötü mü?

BİR BAŞKA KİŞİ: (Gülümser) Süreyi belirleyen ben değilim. Neyi beklediğini hep bildin. Başkalarının dip notlarını okurken kendininkilerden kaçtın. O yüzden sevdin bunu. Geceye sürünüp inen bir fahişeden bence eksiğin yok… Sorun sadece pratik.

KADIN: Bilmiyorum… Kalbimin uçup gitmesini, ardından da aklımın beni terk etmesini ve bunlara sebep olacak şeyin ne olduğunu bilmediğim sürece… Her şey boşlukta sallanan bir salıncaktan başka bir şey değil… Yerine göre her taraf karanlık ya da her taraf aydınlık… İkisinde de kocaman bir boşluk…

EFEKT: (Kapı açılır, zil sesi.)






BİR BAŞKA KİŞİ: Kalbin asla seni terk etmeyecek.

KADIN: (Meraklı) Bunu nasıl bilebiliyorsun?

BİR BAŞKA KİŞİ: Biliyorum. Kaybetmeye başladığın an kazandığının farkında olmak gibi bir güce sahibim. Bir yolcu otobüsünü süren bir şoför gibi yolunu ezberlemiş. Göçmen kuşlar gibi yolunu doğasından alan biriyim.

KADIN: Ben de severim yolculuğu. Ama şoförün uykuya dalma endişesinden gördüğüm görüntüleri birbirine karıştıran biriyim… En ön koltuklarda ve hep pencere kenarını seçerim. Hem önümde süzülüp giden hem yanımdan geçip giden görüntülerle sarmaş dolaş yolculuk etmeyi severim... Kısa aralıklarla da şoförü takip eden, ama hiç uyuyamayan biriyim. Arka koltukların birinden gelen bir bebeğin ağlama sesi bende ninni etkisi yaratmış olsa bile, gözyaşlarından dolan yüzünü bir düş kayığına benzetmiş olmak bile uyumama yeterli olamıyor… Sanırım uyudu bebek; bak, ben ise hâlâ uyanık.
EFEKT: (Kapı açılır, zil sesi.)

KADIN: Bakar mısınız? İki çay lütfen.

BİR BAŞKA KİŞİ: (Gülerek) Evet, bebek uyudu… Büyümeye devam ediyor hâlâ… Sonsuzluk rüyaları görüyor şimdi… Annesi de gözlerini kapattı… İkisi de akıp giden yolun üstünde düşlerle bir… Sana bir şey sorabilir miyim?

KADIN: Sen soru sormazsın sanıyordum. Sor bakalım.

BİR BAŞKA KİŞİ: Sigaranı yakmak için ateş aldığın adamı hatırlıyor musun?

KADIN: (Hüzünlü) Hatırlıyorum. Ama kimseye dikkatli bakmıyorum ki ben… Fark etme olasılığım düşüktür benim… Sanırım duygudaşlık yeteneğimi de kaybettim. Ama elleri üşümüştü; soğuk, buz gibi. Neden sordun?

BİR BAŞKA KİŞİ: Hiç, aklıma geldi birden.

KADIN: ( Şaşırmış) Seni okuyamıyorum… Terk ettiğim kentlerin yüzlerine benziyor yüzün. Terk ettiğim ilişkilerin ellerine benziyor ellerin. Ama gözlerin hem bir o kadar derin hem bir o kadar boş.

BİR BAŞKA KİŞİ: Okuman gereken ben değilim.

EFEKT: Çay bardaklarının içinde kaşığın dans edişi

BİR BAŞKA KİŞİ: Tren yolculuklarında yataklı bölümü seçmemiş olman ilginç.








KADIN: Tren yolculuklarında daha rahatım ve uyuyarak geçirmek istemiyorum. Bir anda karşıma çıkan dağları, ovaları seviyorum. Çocukların el sallayışlarına karşılık vermeyi seviyorum. Koyunlarını otlatan çobanın kavalının sesini duyumsayabiliyorum. Birçok görüntüyü kaçıracak bir hayat yaşamıyorum çünkü. Hepsi bana lazım.

BİR BAŞKA KİŞİ: Desem ki seni bir gemi yolculuğu bekliyor yakında… Hiç bilmediğim bir tat değil mi?

KADIN: Evet. Hiç gemi yolculuğuna çıkmadım… Nasıl biliyorsun bunu bilmiyorum, ama hoşuma gitti… Tuz kokusunu duydum birden; içimdeki bilinmezliğe merhem oldu sanki bazı şeyleri de korumaya aldı…

BİR BAŞKA KİŞİ: (Gülerek) Tuz kokusu aslında ne kadar günahsız bir şey… Oysa içinde merhem olmaya hazır birçok şey varken. Tesadüflerin ya da hayatın garip karşılaşmalarına gereksinimin var.

KADIN: (Korkmuş) Bunları unuttuğumu sanıyordum. Garip geldi birden hepsi. Biliyor musun, ismini söylemeye korkuyorum. Seni tanımlaya çalışmaktan kaçıyorum…

Ruhumu ele veriyorum sanki senin karşında
Sözcüklerimi biriktiriyorsun sanki
Sonra dağıtıyorsun dört bir yana
Kayalara vuran bir dalganın yarattığı köpüklerinin içine saçıyorsun… Sıçratıyorsun sanki…

(Kapı açılır, zil sesi.) Heyyyy…. Nerdesin!!!!! Nereye kayboldun!!!!!

EFEKT: Artık ses yok… Hayat devam ediyor hâlâ… Belki zamanın tik-takları duyuluyor… Belki de yakında kalkacak olan geminin sireni… Ama şimdilik her şey uykuda. Otobüs bildiği yolda devam etmekte. Adam… Bebek ve Annesi… Kadın da şimdi uykuya daldı… Bir başka kişi ise… Kimse onu bir daha görmedi. Şoförse… O yolculuğunda gözünü bile kırpmadı…

M. Murat Küçükaydın… 26.03.2008

5 Mayıs 2010 Çarşamba

RÜYAKABUSBALAD

Sen
ben
kınından çıkan gece
gitmek mi? kalmak mı?
birde çikolatalı dondurma

sahne tüm ihtişamıyla
seyirciler tıklım tıklım
peygamerler localarında
cehennemden gelmiş birkaç dekor
güzel elbiseler
yığın yığın cesetler üzerinde,
Ah!İşte!Tanrıda geldi.
İşte şeytan!!

Işık

kum saati akıyor,
oyun başladı.

demiri döven bir demirci,
alnında kan,
küçük kız çocuğu
yıldızlara basarak geliyor yanına ,
saçları alev
avuçlarında tuz,
demircinin alnından silip kanı
tuzla besliyor dudaklarını.

Işık

Sen
—unutkan bir kelebeğin uzun sürmüş rüyası-

(göğüslerin açıkta boynundan tutturulmuş bir elbise
beyaz ve ayaklarının altındaki kar
küçük kız eğilerek çekilir sahneden
seyirciden korkunç bir uğultu kopar mahşerin
dört atlısı geçer yalayıp saçlarını nallarının ışıltıları)

—Susun ve dinleyin Ey Araf Halkı!

Konuşmak itiraftır,
söz bağışlayıcı
nehirlerde durmadan yıkanmaktayız
var olduğumuzdan beri.

(Tanrıyı göstererek)

ulu çınar gölgesi tanık

(bu sırada melekler el ele)

Aşk esirgeyen midir dostlar?


(birden yer sarsılır cesetler kıpırdanır.)

Ama uğrunda yanan yürekler nicedir ağlaşır.

(büyük alkış tufanı)

Ah zavallı kalbim!

sevdiğimi arar dururum yıllardır
beklerim onu.
Yeni yollar keşfetmesini;
ah! nasıldır şimdi acıları
gitmenin ve kalmanın sancıları
onu son gördüğümde yüzü silinmiş
elleri iskeletti sevdiğimin,
yanan kibrit çöpünden kısaydı nefesi
Ah benim bir tanem!


(der ve usulca çekilir sahneden ışıklar söner.
Demirci demirini döver. Ruhlar uğuldar.)

Işık

ben

—kalbinde ejderhalar yuvalanmış bir kelebeğin kâbusu-


Ey bana can veren Tanrım!

Suya yansımayan yüzüm
ılık sabah kaderi

(o sırada ortalık karışır.Zebaniler dolaşır sahnede dans ederek,
boynumda siyah bir atkı ve çıplak bir gömlek)

kimse bana nasılsın demesin
iyiyim demek yoruyor beni
şu kahreden karanlık
gözlerimdeki ışıltıdan büyük
sesimi yankılar bile duymuyor
ve dağların gümbürtüsünde
yitip gidiyor çığlıklarım,
kalmak mı
gitmek mi
Ah! ben nasıl düşürdüm yolları cebimden
eskiden özgür olan ben
prangaya vurulmuş bir suçlu gibi
neden bu kadar çaresiz ve bağlı şimdi.


(bir melek lirin tellerine hafifçe dokunarak dağıtır havayı)

Ah! Evet duyuyorum onun sesini
beni çağırıyor bulutların ardından
gözyaşları halka olmuş dudaklarımda
Evet evet görüyorum.
Kuşanmış gündüzün kuşağını

Ey Araf Halkı!
Tutun ellerimden


(Seyirciler birbirine bakar zebanilerin dansı yavaşlar)

götürsün sesimi sevdiğime
bir çanağın içinde
karanfil koksun tadı
dudaklarına değince

(Ortalık gene karışır bir kurt sürüsü dalar içeriye)

Ah! gene onlar
uykularımın peşinden koşan hayvanlar
o iğrenç dayanılmaz nefesleri
bırakmıyorlar peşimi.

(sırtını dönüp uzaklaşır ordan ışıklar söner.
Demirci demirini döver. Ruhlar uğuldar)


Işık

Epizot 1- İki oyuncu kelebeğin şakası-


Susun ve dinleyin Ey Araf Halkı!
Benim adım çikolatalı dondurma
yurdum ise bu garip külah
sözüm kısadır,
çünkü dayanmaz yüreğim hiçbir ışığa.


(Seyirciler gülüşür)


Buraya neden getirildiğimi bilmiyorum
ama bulaşırsam kıyılara
varlığımdan toz olurum.
Kısacık izim kalır sadece
kısacık ömrüm gibi.

(Seyircileri selamlar
hafifçe damlayarak çıkar.
Işıklar söner.Demirci demirini döver.
Ruhlar uğuldar.)

Işık

Sen


-geceyi uyuyamayan bir kelebeğin ejderhalarla dansı/kanat çırpışı-

(koşarak)

söyleyin ne olur.

(seyircilere bakıp)
söyleyin nerde? o
Sesini duydum sanki
Ah! benim esmer yüreğim
onu bekliyordum dağların ardında,
yeni yollar keşfetmesini
zincirlerinden kurtulup,
beyaz bir atın üzerinde bana gelmesini
Ah! bütün aşklar adına
burada mıydı? O
kokusunu duyuyorum.
Sıkışıyor nefesim
biliyorum
o çok yakında.

(Işıklar çoğalır.Melekler hüzünlü bir ilahiye başlar.)


Ummadığım anda gelen Ey ölüm!

(Azrail çürümüş bedeniyle dolanırken başında)

Kapım çalmadan,
merhaba can demeden,
tutkularımdan söküp alma kalbimi.

Ah ellerim!
Ona dokunmadan mı ? gideceğim



onun karanlık yüzüne ışık
siz söyleyin Araf Halkı
kader mi bu,
yoksa korkunç bir yanılgı mı?
gördüklerim.


(Azrail birkaç defa döndükten sonra düşer gövdesi cesetlerin üzerine)


ve demircinin yüzü aydınlanır,
ateşle harlanır
daha sıkı döver demiri.

Susun ve dinleyin Ey Araf Halkı!

bu demir

kimine ölüm
kimine yaşam
kimine ızdırap
kimine akıl
kimine sabır
kimine neşe
kimine hüzün
kimine kibir
kimine zenginlik
kimine yoksulluk
kimine zehir
kimine bal


yani her vurduğumda demire
değişir birilerinin hayatı
kader de derler buna
alın yazısıda

ama dayanmadı yüreğim ,şu tatlı kıza
onun için dövüyorum demiri hızlıca .

(doğrulur yerinden
seyircilerde bir hüzün ağlamaklı
gelir iki melek cesetlerin üzerinden
alıp oturtur bir tabureye)

Işık

ben

-kelebeklerin baladı-

(koşarak)

Ah benim bir tanem!
yüzü güneşten daha aydınlık sevdiğim,
bak geldim işte,
tıpkı söylediğin gibi
vurdum kendimi yeni yollara
seni bulmak arzusuyla ,
Ah! Sevdiğim
ipek böceğim
yüreğim nasılda kaynıyor
buradayım yanındayım işte
gitmek mi
kalmak mı
onlar bir rüzgarın peşinde

Işıklar söner

ve ardından kınından çıkan gece savurur karanlığını

Herkes ayakta

Alkışlar

Kahkahalar

Tüm ışıklar yanar


Epizot 2

Birden bir telsiz boğar geceyi

-Alo 146 konuşuyor tamam.
-Dinlemedeyiz,tamam.
-Komiserim
-Biri kadın biri adam olmak üzere iki kişi bir inşaatın tepesinde
kalasların üstünde oturmuş,çikolatalı dondurma yiyorlar ne yapalım tamam.

-Saat kaç tamam.
-Gece yarısı komiserim,tamam
-Atın ikisini de hücreye,tamam




Mehmet Murat Küçükaydın

DÜŞ SAATİ

Düş saati geldi
Bu gece hüzün için
Birkaç damla
Kendine kuşandığı alsız karmaşa
Dilsiz akan nehir
Ah azalacağını bilmek gecenin
Bir taburenin üstünde büyümeye çalışmak
Isınmak yüreğini doladığın ipe
İşte bunların hepsi kadar renksiz
Bunların hepsi kadar ham
İşte kımıldamadan güne leylim küfür eden
Kelebekler vadisinde ev kurmuş bir adam
Kemiklerinden yapılma pencereleri
Işıldamıyor tabii
Kırmızı kiremitlerin altında kapısını süpürmüyor bir kadın
Ve bahçede çamurun içinde oynamıyor bir çocuk
Bu gece hüzün için
Birkaç damla
Ah azalacağını bilmek gecenin
İçinde kanatlanmış bir sürü arı
Yelkovanın ucunda peteklermiş
Çok uzak geldi aşk öyküleri dediğinde kelebekler
Yaşlı bir ağızdan cinli massallar duymak kadar
Korkuya dağıttığı titreyişleri
Birer toplu iğnesi kadar zehirli
Akrebi seziyor elleri
Biraz daha içeri

Gece birikti

Kendi sarkacında asıldı adam….

M.Murat Küçükaydın

13 Nisan 2010 Salı

CAM

SMYRA

keşke içinde “cam” geçen bir mısra olsa
durup dinlerdik sökülüşünü
dağılmadan ama kötü çocuklar gibi
bir kenti dağıtırcasına ama
yağmurun sesiyle gidenlerle
gecenin sahibi gibi
ortalık yerde ölü ağaçlar ve köpekler
bir düşü bir çölle değiş tokuş eder gibi
hiç durmadan balçığa ve asfalta basarcasına
ah ne gecelik aşkları yazmıştım buhusuna
ne yaşanmış sevdaları damla damla
her yönüm sise bulanmış olsa da
bir kenti büyütür gibi
bir camı keser gibi yaşamak
ses verdim yansımasına
keşke beşikten tanrıya cam a kesse kaderim
kesse tuza buza

M.Murat Küçükaydın

10 Nisan 2010 Cumartesi

TAŞINIYORUM

Yine sağlam acılardan başlıyorum
Önce evi terk ediyorum
Penceresi güneşe ve ağaçlara ve sokağa bakan evi
Bir rüzgardır bir yağmurdur kimseye bahsetmiyorum
Uzun soluklar bırakıyorum ya korkudan ya heyecandan
Sessizlik çarpışıyor en anlamlı yerde
Çıkıyorum sokağa her şey olmuş bitmiş gibi
Sevinçler sıkışmış gibi
Su gibi değil pelteksi yürüyorum
Uzay boşluğunda deneysel bir hayvan gibi
Hal bu ki bir şeyin olduğu yok
Sağlam acılar dedim ya en anlamsız yerde böyle vuruyor işte
Dökülüyor gözlerimden boğazımı kurutuyor
Bir ilkelik var bu işte
Denize dönmeliyim
Bütün renklerin iç olduğu bu şehirden
Denize dönmeliyim
Şimdi kesik kesik soluyorum
Sinekler sarıyor etrafımı
Korkunç bir düş uyanmış takip ediyor kocaman ayaklarıyla
İç ölüm var diyorum kendi kendime
Beden kemikten bir çöplük değil mi?
Dış ölümlerden iğreniyorum
Bir birikintiye rastlıyorum yolda
Eğilip bakıyorum dokunuyorum içiyorum yıkanıyorum ama hala susuyorum
Bir acemilik var bu işte
Bir örtüyle kapatıyorum üstünü düşüncelerin
Sızılı bir şekilde kesik kesik parlıyor hala
Kalın bir battaniye aranıyorum
Bir kapıya varı çalıyorum
Ben geldim
Düşüncelerimi boğmak için bir battaniye lütfen diyorum
Her zaman olduğu gibi
Suskunluk anlaşılmazlık vurdumduymazlık
Kapı açılmıyor tabi ki
Bir başka kapı diyorum
Bütün kapılar boyanıyor suskunlukla
Sağlam acılar gene üşüşüyor korkuma telaşıma heyecanıma
Bekle diyorum taşınıyoruz boşluğumuza
Taşınıyoruz belki penceresi bile olmayan bir eve
İç ölüm kucaklıyor her yerimi alıp bir eşeğin sırtında
Yakında kutsal olacak bir tepeye
Kollarım sarkmış bedenimden
Gözlerim hala o su birikintisinde
Komşuların hepsi bir tören alayı gibi
Gökyüzü bir bando gibi
Ve sokaklar beyaza durmuş
Ve kuşlar dağlara
Ve ağaçlar yürüyor benimle
Yoldaşım sağlam acılar diyorum ne yenilir ne yutulur ne kazanılır…
Sallanıyorum bir boşlukta…
M.Murat Küçükaydın

VAR

Yollara çıkasım var
(annem beni neden yollarda doğurmadın)
Zaman buruşup kaskatı kesiliyor
Ayağımla dürtüyorum tekmeliyesim bile var
Buruşan ellerimle göğsüme bastırıp sevişesim
O rüzgar ki beni terkediyor
İnanıyorum lanetin de en bereketlisi var diye
Cadı kazanı bilumum börtü böcek
Ama neden çocuk öyküleri yok
Üstünü değiştiriyorum günün
Güzel kokular sürüp kaldırıyorum
Kalabalığı artmış değişik kokular içindeki rafa
Karanlık kocaman bir delik diye düşünüyorum
İçinden atlayasım var diyor içim o anda
Güneşe ne oldu böyle
Senden geçtim ormanlara ne oldu
Geçemiyorum artık köprülerden
Kıyısında bakıyorum ne zaman boğulacak diye o anda
Durmadan yanıyorum ama bu titreme niye
Eski bir ceket alıp içinde terliyesim var
Ve o terin içinde çürüyesim
Her şey bir olgudur ya
Olguyu şey edesim var
Devinim altında hep tekrarlıyasım
Ah eski bir iskemle gibi sızlanıyorum biliyorum
Dilim sürtünüyor dudaklarıma
Yakında paslanacak biliyorum
Yağlayasım var
(sevgili tanrım neden daha sert değil ki sesim)
Bir gökyüzüne merdiven dayayasım var
Bir yerin altına ip sarkıtasım
Ortada duran bulutlara hiç bir şey demiyorum
Ya da sizin sevdiğiniz yıldızlara
Ah o bilinmeze tutkularınız
O güce
Gene kent diyeceğim içinde yaşadığım bu çöplüğe
Adını söyleyeceğim ki
Ben her ne yapasım var ise o gerilsin uçlarından
Sonra kendini bıraksın
Ne çarpışma olur değil mi
Ben de yollara çıkasım olup
Çıkamayışımda intikam
İçime dönüp seslendiğime yumuşak
Ve gülümsemekle eş değer paslı bir sırıtma
Ne diyesim var o kadar çok ki
Ne demiyesim
Uyku güzeldir
Bağışlayıcı
Bence en büyük suç
En büyük günah
Gene de yatasım var
Gözlerimi bir film makinesi gibi gömüp
Yerin altında sizi seyredesim…
(iyi geceler yerkürenin günahkar sakinleri)
Ha unutmadan yarının tarihini atasım var
Ve bir sonra ki yılın…
10.03.2011
M.Murat Küçükaydın

AĞIT

Sözcüklerinde taş olduğunu öğrendim
Işık ve çocuk
Camda buzlu yaş idik

Ağaçlar görünmeyeni sakladı
Daha büyük bir bisiklet
Hecesiz ve saf
Dilim kursağımda beş parmak
Yutacak
Gökten düşen elmalar
Hepimizi

Kolayı var ölmenin
Islak bir havlu –pencere
Kuru bir aşk-fahişe
Ya da sokak
Koşmaların yalın ayaklığı bir sonsuza

Sözcüklerinde taş olduğunu öğrendim
Kalbim su alacak

Ey ışık görünür kıl deliği
Ve sen çocuk kovan nerde
Susuyorsunuz

Ben nerde siz hangi geçmişte

Biz diptik
Masalsı da değildik
Camda buzlu yaşamak idik
Bir zincir ve ak kâğıtla sildik

Dokunmasın şiir sesime düşünce

M. Murat Küçükaydın